Cumhuriyet Mitingi
Arkadaşlarıma yazdığım bir mail:
Günaydın!
Önce neye gittiğinize, sahip çıktığınız şeyin ne olduğuna karar verip...başbakan olabilen birinin hukuki olarak neden cumhurbaşkanı olamayacağını da güzelce açıklayıp (çünkü daha bu açıklamayı yapabilen bir babayiğit çıkmadı) ondan sonra gitmenizi tavsiye ederim...Demokrasiye karşı duranların katılacağı son demokratik eylemdir 14 Nisan...YÖK toplanıp cumhurbaşkanının nasıl seçileceği konusunda ahkam kesiyor...Genelkurmay başkanı çıkıp "sözde değil özde laik" gibi içini binbir anlamla doldurabileceğimiz laflar söylüyor...O sırada bir başka sivri çıkıp "367" diye birşey uyduruyor...Hmmm sonraaaa..."Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği" adlı ironik isimli derneğin genel başkanı çıkıp "Çocuklarımızın namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz" (birinin alternatifinin öbürü olduğuna eminiz çünkü! Tıpkı atatürkçü olmanın karşıtının dindar olmak olduğundan emin olduğumuz gibi!) diye şirin-faşist açıklamalar yapıyor...Bir yandan ortalıkta darbe günlükleri dolaşıyor ama kimsenin umurunda değil, malum en son 2003'te 14 Nisana benzer bir miting yapıldığında "Ordu Göreve" diye pankartlar açılmıştı...Aslında kimsenin darbeyle falan problemi yok...Önemli olan darbenin kime karşı yapılacağı...Hukuk, demokrasi vs. anca benim senin gibi düşünen insanlar için geçerli. Hayvan çiftliğinden ne farkımız var..."Herkes hukuk önünde eşittir, ama bazılarımız daha fazla eşittir, o halde haydi ordu göreve!"..Oradan Deniz Baykal bağırıyor: "Çankaya'ya Çıkarttırmayın"...Tek kelimeyle özetliyor 80 yıllık cumhuriyetçilik oyunumuzu..."Çıkarttırmayın". Hukuk, kanun, anayasa, halkın oylarıyla seçilmiş bir meclis...Bunların hiç önemi yok..Çıkarttırmayın! (Bir de kullanılmamış bütün oyları kendi aklınca AKP ye karşı verilmiş oy olarak değerlendirip meclisin halkı temsil etmediğini söyleyenler var!)
Bir avuç öğretim görevlisi, bürokrat, emekli asker, rantı kesilmiş işadamları...ve iyi niyetle birşeylere sahip çıktıklarını zanneden binlerce insanın eylemi olacaktır 14 Nisan...Cumhuriyete değil, Demokratik Cumhuriyete sahip çıkma zamanı değil mi artık? Tek başına Cumhuriyet'in hiçbirşey ifade etmediğini anlamanın vakti değil mi? O hiç sevmediğimiz İran da bir cumhuriyet...
Tabi ki demokratik bir haktır mitingler..Ve tabi ki kitleler meclisin kararlarını eylemleriyle etkileyebilmelidirler...Ama "Tehlikenin farkında mısınız" balonuyla gaza gelmiş insanların yapacağı eylemden nasıl olumlu bir sonuç çıkabilir? Neymiş şu tehlike, birisi gösterse de anlasak...Yıllar önce Tayyip Erdoğan İstanbul belediye başkanı olduğunda lisedeydim...O zaman da "Tehlikenin farkında mısınız" diye bas bas bağırıyolardı statükocular, rant yiyiciler...Barlar kapanacaktı, içki yasaklanacaktı, "geriye gidecektik"...Herkes panik içindeydi..Ne oldu? Aradan on yıldan fazla zaman geçti hala Atilla'yı geceyarıları banklardan topluyoruz...Hayat tarzımıza da hiçbir müdahele yapılmadı bildiğim kadarıyla..."Geriye gitmedik"..Nerede tehlike? Sonra baktılar tutmadı, "İktidar olana kadar takıyye yapıyorlar" demeye başladılar...Ezici üstünlükle iktidara geldiler...Yıllar geçti...Baran Koridorda Levent'e "You're my BRA" diye bağırıyordu en son bıraktığımda..."Tehlikenin farkında mısınız?"..Tabi biz tehlikenin farkında olmaya çağırılırken insanlar inançları yüzünden ayrımcılığa uğruyorlardı...Okullara alınmayan örtülü kızlar...Sadece okula gidip gelirken başını örttüğü için işinden olan öğretmenle ilgili danıştayın aldığı "topluma iyi örnek olması gereken birinin..." diye başlayan utanç verici kararı...Gazetecileri fişleyen bir genelkurmay...Özden paşanın darbe günlükleri...Bütün bunlar dururken birileri bize "Tehlikenin farkında mısınız" diyor hala...Esas siz tehlikenin farkında mısınız? Türkiye demokratik bir ülke değil...Esas tehlike burada...Elinde olsa insanların başını zorla kapatacakların ve elinde olduğu için insanların başını zorla açtıranların dışında bir allahın kulu kalmadı mı ülkede?
Herşeye rağmen Türkiye artık demokrasi yolundan geri dönmeyecek inşallah...Çünkü bu mitingleri düzenleyen, laiklik diye sayıklayan, her fırsatta anıtkabiri dinin karşısına koyan, inançları yüzünden başını kapayan milyonlara okuma hakkı vermeyen, herkesin tek tip olmasını isteyen Okumuş-Faşistler çok azınlıkta...Halkın çoğunluğu taa Osmanlı'dan beri Cahil-Demokrat çünkü...Alın bir yazı da ben göndereyim..
NOT: Sabah sabah gaza geldiğim için kusuruma bakmayın...Dışarıdan bakınca daha da dayanılmaz oluyor ülkemin trajikomik halleri...
----------------------------------------
Ahmet Altan: Çankaya…
Başbakan olabilen birinin cumhurbaşkanı olamayacağını kanıtlayan bir hukuk icat etmeye çalışıyorlar. Zaten bizim devlet maceramızın özeti bu. Hukuka uymaz… Hukuk icat etmeye çalışır. O yüzden her şeyi eline yüzüne bulaştırır, darbeler yapar, çeteler kurar, katilleri korur, suikastlerin içinden kendi adamları çıkar. Türkiye de ikinci sınıf bir ülke olmaktan paçasını bir türlü kurtaramaz. İnatla da bunu sürdürürler. Devletten maaş alanlar bu ülkenin çıkarını herkesten daha iyi bilirmiş, bizi buna inandırmaya çalışırlar. Parayı veren biziz, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen akılsızlar da biziz. Bu kadroları devletin içinde tuttuğumuz, bunlara para verdiğimiz için herhalde akılsız olduğumuza inanıyorlar. Bizim paramızla yemek yiyorlar, bizim paramızla giyiniyorlar, bizim paramızla saraylarda, villalarda, lojmanlarda oturuyorlar, bir de bize patronluk taslıyorlar. Böyle beleşinden bir hayat, böyle ucuzundan bir patronluk söz konusu olunca da, ortada sahipsiz duran parayla iktidarı kapışmak için her şeyi yapıyorlar. Bunca parayla iktidar yetmiyor bir de 28 Şubat gibi ucubeliklerle bankaları soyuyorlar. Tabii ortada bunca iktidar hırsızlığı olunca bizi işlerine karıştırmak istemiyorlar. Bizi uzakta tutabilmek içinde, kendileriyle bizim aramıza bazı kutsal tabular yerleştiriyorlar: “devletin çıkarı”, “milletin bölünmezliği, “Atatürk’ün ilkeleri”, “şeriat tehlikesi”, “bölücülük tehdidi,” “ülkeye düşman olan yabancılar.” Bu barikatların üstünden atlayıp “ne yapıyorsunuz bakayım siz orada” demek bir türlü mümkün olmuyor tabii. “Siz bizim paraları nereye harcıyorsunuz,” “bu kadar parayı silaha yatırmak zorunda mıyız,” “bu silahların komisyonu kimin cebine giriyor”, “siz toplam kaç para harcırah alıyorsunuz,” “arabalarınızın benzin parası ne kadar” diye sormak isteyen herkes “Atatürk’ün ilkelerine,” “şeriat tehlikesine,” “bölücülük tehdidine,” çarpıyor. İktidar pastasının en iştah açan dilimi de anlaşılan Çankaya. Oraya kimin çıkacağına kendileri karar verecekler. Sabah Gazetesi’nde Emre Aköz’ün anlattığına göre Mustafa Kemal’den beri böyle bu. Şimdi gene Çankaya savaşlarını başlattılar. Sloganlarına bayılıyorum, “Atatürk’ün koltuğuna bilmem kim oturamaz.” Biz o koltukta kimlerin oturduğunu gördük. Cevdet Sunay’ın, Kenan Evren’in, Demirel’in, Sezer’in oturduğu koltuğa şu anda ülkenin başbakanı olan adam oturamazmış. Niye? Eşinin başı bağlıymış. Bu sözlerden benim anladığım, daha önceki cumhurbaşkanlarının hepsinin makamlarını eşlerinin açıkta duran saçlarına borçlu olduğu. Devlet yönetiminin “saça” bağlı olduğu bir ülke haline getirdiler burayı. “Adamın yeteneği nedir, zekası ne kadardır, yaratıcılığı var mı, dünyanın gidişatını kavrayabiliyor mu, devlet içinde armoniyi sağlayabilir mi” diye sormuyoruz, sorduğumuz şu: “Yenge hanım saçlarını örter mi?” Örtmüyorsa buyurun Çankaya’ya. Devleti böylesine gayrıciddi bir duruma düşürdüler işte. Lakin dünyanın en gülünç devletinde bile “saç”tan hukuk olamayacağı için, şimdi başbakanın olan birinin cumhurbaşkanı olmayacağını söyleyen bir hukuk icat etmeye uğraşıyorlar. Toplantılar düzenliyorlar, ciddi ciddi demeçler veriyorlar, birlikte yemekler yiyorlar, ana muhalefetimizin “sosyal demokrat” liderine “ordu kızacak ama” türünden acıklı konuşmalar yaptırıyorlar. Cumhurbaşkanının eşinin başı bağlı olursa ülkeye şeriat gelirmiş. Cumhurbaşkanının eşinin başı açık olursa ülkeye ne geliyor? Bakın sizin eşlerinizin başının açık olmasının ülkeye bir yararı olmadı, onların eşlerinin başlarının bağlı olmasının da bir zararı olmaz. Yarar da zarar da, bu işlerle ilgisi olmayan hanımların saçlarında değil, sizin kafalarınızda. Eşlerinin başları bağlı olanı da, açık olanı da görüyoruz, ne farkınız var, hanginiz eşlerinizin saçlarından dolayı daha dürüst, daha cesur, daha yaratıcı oldunuz? Şemdinli rezaletinde elele vermediniz mi? Suçun üstünü elbirliğiyle örtmediniz mi? Eşlerinizin saçları, aranızdaki ortaklığa hiç de engel olmadı o zaman. Eşlerinizin başı açık da olsa kapalı da olsa siz bu işi beceremiyorsunuz. Suçu kadınlara niye atıyorsunuz? Saç kavgası yapıp, hak edilmemiş iktidar için dövüşeceğinize size verdiğimiz paraları hak etmek için uğraşsanız daha yararlı olur. İşinizi daha iyi yapabilmek için bir fikriniz var mı? Yok. Fikriniz olmadığı için kavgayı “saç” üzerinden yürütüyorsunuz. Biriniz de çıkıp “bu insanların daha mutlu ve zengin yaşaması için şunları yapmak gerek” deyip bir fikir açıklasa ya. Açıklayamazsınız çünkü hayatınızda böyle bir şey düşünmemişsiniz. Aklınız fikriniz koltuklarda. “Koltuk” diyemediğinizden “saç” diyorsunuz. Vitrinine saat koyan sünnetçiden pek farkınız yok doğrusu ama sünnetçiyi anladığım gibi sizi de anlıyorum. Vitrine ne koysaydınız ki?
Günaydın!
Önce neye gittiğinize, sahip çıktığınız şeyin ne olduğuna karar verip...başbakan olabilen birinin hukuki olarak neden cumhurbaşkanı olamayacağını da güzelce açıklayıp (çünkü daha bu açıklamayı yapabilen bir babayiğit çıkmadı) ondan sonra gitmenizi tavsiye ederim...Demokrasiye karşı duranların katılacağı son demokratik eylemdir 14 Nisan...YÖK toplanıp cumhurbaşkanının nasıl seçileceği konusunda ahkam kesiyor...Genelkurmay başkanı çıkıp "sözde değil özde laik" gibi içini binbir anlamla doldurabileceğimiz laflar söylüyor...O sırada bir başka sivri çıkıp "367" diye birşey uyduruyor...Hmmm sonraaaa..."Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği" adlı ironik isimli derneğin genel başkanı çıkıp "Çocuklarımızın namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz" (birinin alternatifinin öbürü olduğuna eminiz çünkü! Tıpkı atatürkçü olmanın karşıtının dindar olmak olduğundan emin olduğumuz gibi!) diye şirin-faşist açıklamalar yapıyor...Bir yandan ortalıkta darbe günlükleri dolaşıyor ama kimsenin umurunda değil, malum en son 2003'te 14 Nisana benzer bir miting yapıldığında "Ordu Göreve" diye pankartlar açılmıştı...Aslında kimsenin darbeyle falan problemi yok...Önemli olan darbenin kime karşı yapılacağı...Hukuk, demokrasi vs. anca benim senin gibi düşünen insanlar için geçerli. Hayvan çiftliğinden ne farkımız var..."Herkes hukuk önünde eşittir, ama bazılarımız daha fazla eşittir, o halde haydi ordu göreve!"..Oradan Deniz Baykal bağırıyor: "Çankaya'ya Çıkarttırmayın"...Tek kelimeyle özetliyor 80 yıllık cumhuriyetçilik oyunumuzu..."Çıkarttırmayın". Hukuk, kanun, anayasa, halkın oylarıyla seçilmiş bir meclis...Bunların hiç önemi yok..Çıkarttırmayın! (Bir de kullanılmamış bütün oyları kendi aklınca AKP ye karşı verilmiş oy olarak değerlendirip meclisin halkı temsil etmediğini söyleyenler var!)
Bir avuç öğretim görevlisi, bürokrat, emekli asker, rantı kesilmiş işadamları...ve iyi niyetle birşeylere sahip çıktıklarını zanneden binlerce insanın eylemi olacaktır 14 Nisan...Cumhuriyete değil, Demokratik Cumhuriyete sahip çıkma zamanı değil mi artık? Tek başına Cumhuriyet'in hiçbirşey ifade etmediğini anlamanın vakti değil mi? O hiç sevmediğimiz İran da bir cumhuriyet...
Tabi ki demokratik bir haktır mitingler..Ve tabi ki kitleler meclisin kararlarını eylemleriyle etkileyebilmelidirler...Ama "Tehlikenin farkında mısınız" balonuyla gaza gelmiş insanların yapacağı eylemden nasıl olumlu bir sonuç çıkabilir? Neymiş şu tehlike, birisi gösterse de anlasak...Yıllar önce Tayyip Erdoğan İstanbul belediye başkanı olduğunda lisedeydim...O zaman da "Tehlikenin farkında mısınız" diye bas bas bağırıyolardı statükocular, rant yiyiciler...Barlar kapanacaktı, içki yasaklanacaktı, "geriye gidecektik"...Herkes panik içindeydi..Ne oldu? Aradan on yıldan fazla zaman geçti hala Atilla'yı geceyarıları banklardan topluyoruz...Hayat tarzımıza da hiçbir müdahele yapılmadı bildiğim kadarıyla..."Geriye gitmedik"..Nerede tehlike? Sonra baktılar tutmadı, "İktidar olana kadar takıyye yapıyorlar" demeye başladılar...Ezici üstünlükle iktidara geldiler...Yıllar geçti...Baran Koridorda Levent'e "You're my BRA" diye bağırıyordu en son bıraktığımda..."Tehlikenin farkında mısınız?"..Tabi biz tehlikenin farkında olmaya çağırılırken insanlar inançları yüzünden ayrımcılığa uğruyorlardı...Okullara alınmayan örtülü kızlar...Sadece okula gidip gelirken başını örttüğü için işinden olan öğretmenle ilgili danıştayın aldığı "topluma iyi örnek olması gereken birinin..." diye başlayan utanç verici kararı...Gazetecileri fişleyen bir genelkurmay...Özden paşanın darbe günlükleri...Bütün bunlar dururken birileri bize "Tehlikenin farkında mısınız" diyor hala...Esas siz tehlikenin farkında mısınız? Türkiye demokratik bir ülke değil...Esas tehlike burada...Elinde olsa insanların başını zorla kapatacakların ve elinde olduğu için insanların başını zorla açtıranların dışında bir allahın kulu kalmadı mı ülkede?
Herşeye rağmen Türkiye artık demokrasi yolundan geri dönmeyecek inşallah...Çünkü bu mitingleri düzenleyen, laiklik diye sayıklayan, her fırsatta anıtkabiri dinin karşısına koyan, inançları yüzünden başını kapayan milyonlara okuma hakkı vermeyen, herkesin tek tip olmasını isteyen Okumuş-Faşistler çok azınlıkta...Halkın çoğunluğu taa Osmanlı'dan beri Cahil-Demokrat çünkü...Alın bir yazı da ben göndereyim..
NOT: Sabah sabah gaza geldiğim için kusuruma bakmayın...Dışarıdan bakınca daha da dayanılmaz oluyor ülkemin trajikomik halleri...
----------------------------------------
Ahmet Altan: Çankaya…
Başbakan olabilen birinin cumhurbaşkanı olamayacağını kanıtlayan bir hukuk icat etmeye çalışıyorlar. Zaten bizim devlet maceramızın özeti bu. Hukuka uymaz… Hukuk icat etmeye çalışır. O yüzden her şeyi eline yüzüne bulaştırır, darbeler yapar, çeteler kurar, katilleri korur, suikastlerin içinden kendi adamları çıkar. Türkiye de ikinci sınıf bir ülke olmaktan paçasını bir türlü kurtaramaz. İnatla da bunu sürdürürler. Devletten maaş alanlar bu ülkenin çıkarını herkesten daha iyi bilirmiş, bizi buna inandırmaya çalışırlar. Parayı veren biziz, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen akılsızlar da biziz. Bu kadroları devletin içinde tuttuğumuz, bunlara para verdiğimiz için herhalde akılsız olduğumuza inanıyorlar. Bizim paramızla yemek yiyorlar, bizim paramızla giyiniyorlar, bizim paramızla saraylarda, villalarda, lojmanlarda oturuyorlar, bir de bize patronluk taslıyorlar. Böyle beleşinden bir hayat, böyle ucuzundan bir patronluk söz konusu olunca da, ortada sahipsiz duran parayla iktidarı kapışmak için her şeyi yapıyorlar. Bunca parayla iktidar yetmiyor bir de 28 Şubat gibi ucubeliklerle bankaları soyuyorlar. Tabii ortada bunca iktidar hırsızlığı olunca bizi işlerine karıştırmak istemiyorlar. Bizi uzakta tutabilmek içinde, kendileriyle bizim aramıza bazı kutsal tabular yerleştiriyorlar: “devletin çıkarı”, “milletin bölünmezliği, “Atatürk’ün ilkeleri”, “şeriat tehlikesi”, “bölücülük tehdidi,” “ülkeye düşman olan yabancılar.” Bu barikatların üstünden atlayıp “ne yapıyorsunuz bakayım siz orada” demek bir türlü mümkün olmuyor tabii. “Siz bizim paraları nereye harcıyorsunuz,” “bu kadar parayı silaha yatırmak zorunda mıyız,” “bu silahların komisyonu kimin cebine giriyor”, “siz toplam kaç para harcırah alıyorsunuz,” “arabalarınızın benzin parası ne kadar” diye sormak isteyen herkes “Atatürk’ün ilkelerine,” “şeriat tehlikesine,” “bölücülük tehdidine,” çarpıyor. İktidar pastasının en iştah açan dilimi de anlaşılan Çankaya. Oraya kimin çıkacağına kendileri karar verecekler. Sabah Gazetesi’nde Emre Aköz’ün anlattığına göre Mustafa Kemal’den beri böyle bu. Şimdi gene Çankaya savaşlarını başlattılar. Sloganlarına bayılıyorum, “Atatürk’ün koltuğuna bilmem kim oturamaz.” Biz o koltukta kimlerin oturduğunu gördük. Cevdet Sunay’ın, Kenan Evren’in, Demirel’in, Sezer’in oturduğu koltuğa şu anda ülkenin başbakanı olan adam oturamazmış. Niye? Eşinin başı bağlıymış. Bu sözlerden benim anladığım, daha önceki cumhurbaşkanlarının hepsinin makamlarını eşlerinin açıkta duran saçlarına borçlu olduğu. Devlet yönetiminin “saça” bağlı olduğu bir ülke haline getirdiler burayı. “Adamın yeteneği nedir, zekası ne kadardır, yaratıcılığı var mı, dünyanın gidişatını kavrayabiliyor mu, devlet içinde armoniyi sağlayabilir mi” diye sormuyoruz, sorduğumuz şu: “Yenge hanım saçlarını örter mi?” Örtmüyorsa buyurun Çankaya’ya. Devleti böylesine gayrıciddi bir duruma düşürdüler işte. Lakin dünyanın en gülünç devletinde bile “saç”tan hukuk olamayacağı için, şimdi başbakanın olan birinin cumhurbaşkanı olmayacağını söyleyen bir hukuk icat etmeye uğraşıyorlar. Toplantılar düzenliyorlar, ciddi ciddi demeçler veriyorlar, birlikte yemekler yiyorlar, ana muhalefetimizin “sosyal demokrat” liderine “ordu kızacak ama” türünden acıklı konuşmalar yaptırıyorlar. Cumhurbaşkanının eşinin başı bağlı olursa ülkeye şeriat gelirmiş. Cumhurbaşkanının eşinin başı açık olursa ülkeye ne geliyor? Bakın sizin eşlerinizin başının açık olmasının ülkeye bir yararı olmadı, onların eşlerinin başlarının bağlı olmasının da bir zararı olmaz. Yarar da zarar da, bu işlerle ilgisi olmayan hanımların saçlarında değil, sizin kafalarınızda. Eşlerinin başları bağlı olanı da, açık olanı da görüyoruz, ne farkınız var, hanginiz eşlerinizin saçlarından dolayı daha dürüst, daha cesur, daha yaratıcı oldunuz? Şemdinli rezaletinde elele vermediniz mi? Suçun üstünü elbirliğiyle örtmediniz mi? Eşlerinizin saçları, aranızdaki ortaklığa hiç de engel olmadı o zaman. Eşlerinizin başı açık da olsa kapalı da olsa siz bu işi beceremiyorsunuz. Suçu kadınlara niye atıyorsunuz? Saç kavgası yapıp, hak edilmemiş iktidar için dövüşeceğinize size verdiğimiz paraları hak etmek için uğraşsanız daha yararlı olur. İşinizi daha iyi yapabilmek için bir fikriniz var mı? Yok. Fikriniz olmadığı için kavgayı “saç” üzerinden yürütüyorsunuz. Biriniz de çıkıp “bu insanların daha mutlu ve zengin yaşaması için şunları yapmak gerek” deyip bir fikir açıklasa ya. Açıklayamazsınız çünkü hayatınızda böyle bir şey düşünmemişsiniz. Aklınız fikriniz koltuklarda. “Koltuk” diyemediğinizden “saç” diyorsunuz. Vitrinine saat koyan sünnetçiden pek farkınız yok doğrusu ama sünnetçiyi anladığım gibi sizi de anlıyorum. Vitrine ne koysaydınız ki?