Daffodil-11 ya da insana özgü şeyler

Friday, April 13, 2007

Cumhuriyet Mitingi

Arkadaşlarıma yazdığım bir mail:


Günaydın!

Önce neye gittiğinize, sahip çıktığınız şeyin ne olduğuna karar verip...başbakan olabilen birinin hukuki olarak neden cumhurbaşkanı olamayacağını da güzelce açıklayıp (çünkü daha bu açıklamayı yapabilen bir babayiğit çıkmadı) ondan sonra gitmenizi tavsiye ederim...Demokrasiye karşı duranların katılacağı son demokratik eylemdir 14 Nisan...YÖK toplanıp cumhurbaşkanının nasıl seçileceği konusunda ahkam kesiyor...Genelkurmay başkanı çıkıp "sözde değil özde laik" gibi içini binbir anlamla doldurabileceğimiz laflar söylüyor...O sırada bir başka sivri çıkıp "367" diye birşey uyduruyor...Hmmm sonraaaa..."Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği" adlı ironik isimli derneğin genel başkanı çıkıp "Çocuklarımızın namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz" (birinin alternatifinin öbürü olduğuna eminiz çünkü! Tıpkı atatürkçü olmanın karşıtının dindar olmak olduğundan emin olduğumuz gibi!) diye şirin-faşist açıklamalar yapıyor...Bir yandan ortalıkta darbe günlükleri dolaşıyor ama kimsenin umurunda değil, malum en son 2003'te 14 Nisana benzer bir miting yapıldığında "Ordu Göreve" diye pankartlar açılmıştı...Aslında kimsenin darbeyle falan problemi yok...Önemli olan darbenin kime karşı yapılacağı...Hukuk, demokrasi vs. anca benim senin gibi düşünen insanlar için geçerli. Hayvan çiftliğinden ne farkımız var..."Herkes hukuk önünde eşittir, ama bazılarımız daha fazla eşittir, o halde haydi ordu göreve!"..Oradan Deniz Baykal bağırıyor: "Çankaya'ya Çıkarttırmayın"...Tek kelimeyle özetliyor 80 yıllık cumhuriyetçilik oyunumuzu..."Çıkarttırmayın". Hukuk, kanun, anayasa, halkın oylarıyla seçilmiş bir meclis...Bunların hiç önemi yok..Çıkarttırmayın! (Bir de kullanılmamış bütün oyları kendi aklınca AKP ye karşı verilmiş oy olarak değerlendirip meclisin halkı temsil etmediğini söyleyenler var!)

Bir avuç öğretim görevlisi, bürokrat, emekli asker, rantı kesilmiş işadamları...ve iyi niyetle birşeylere sahip çıktıklarını zanneden binlerce insanın eylemi olacaktır 14 Nisan...Cumhuriyete değil, Demokratik Cumhuriyete sahip çıkma zamanı değil mi artık? Tek başına Cumhuriyet'in hiçbirşey ifade etmediğini anlamanın vakti değil mi? O hiç sevmediğimiz İran da bir cumhuriyet...

Tabi ki demokratik bir haktır mitingler..Ve tabi ki kitleler meclisin kararlarını eylemleriyle etkileyebilmelidirler...Ama "Tehlikenin farkında mısınız" balonuyla gaza gelmiş insanların yapacağı eylemden nasıl olumlu bir sonuç çıkabilir? Neymiş şu tehlike, birisi gösterse de anlasak...Yıllar önce Tayyip Erdoğan İstanbul belediye başkanı olduğunda lisedeydim...O zaman da "Tehlikenin farkında mısınız" diye bas bas bağırıyolardı statükocular, rant yiyiciler...Barlar kapanacaktı, içki yasaklanacaktı, "geriye gidecektik"...Herkes panik içindeydi..Ne oldu? Aradan on yıldan fazla zaman geçti hala Atilla'yı geceyarıları banklardan topluyoruz...Hayat tarzımıza da hiçbir müdahele yapılmadı bildiğim kadarıyla..."Geriye gitmedik"..Nerede tehlike? Sonra baktılar tutmadı, "İktidar olana kadar takıyye yapıyorlar" demeye başladılar...Ezici üstünlükle iktidara geldiler...Yıllar geçti...Baran Koridorda Levent'e "You're my BRA" diye bağırıyordu en son bıraktığımda..."Tehlikenin farkında mısınız?"..Tabi biz tehlikenin farkında olmaya çağırılırken insanlar inançları yüzünden ayrımcılığa uğruyorlardı...Okullara alınmayan örtülü kızlar...Sadece okula gidip gelirken başını örttüğü için işinden olan öğretmenle ilgili danıştayın aldığı "topluma iyi örnek olması gereken birinin..." diye başlayan utanç verici kararı...Gazetecileri fişleyen bir genelkurmay...Özden paşanın darbe günlükleri...Bütün bunlar dururken birileri bize "Tehlikenin farkında mısınız" diyor hala...Esas siz tehlikenin farkında mısınız? Türkiye demokratik bir ülke değil...Esas tehlike burada...Elinde olsa insanların başını zorla kapatacakların ve elinde olduğu için insanların başını zorla açtıranların dışında bir allahın kulu kalmadı mı ülkede?

Herşeye rağmen Türkiye artık demokrasi yolundan geri dönmeyecek inşallah...Çünkü bu mitingleri düzenleyen, laiklik diye sayıklayan, her fırsatta anıtkabiri dinin karşısına koyan, inançları yüzünden başını kapayan milyonlara okuma hakkı vermeyen, herkesin tek tip olmasını isteyen Okumuş-Faşistler çok azınlıkta...Halkın çoğunluğu taa Osmanlı'dan beri Cahil-Demokrat çünkü...Alın bir yazı da ben göndereyim..

NOT: Sabah sabah gaza geldiğim için kusuruma bakmayın...Dışarıdan bakınca daha da dayanılmaz oluyor ülkemin trajikomik halleri...


----------------------------------------

Ahmet Altan: Çankaya…

Başbakan olabilen birinin cumhurbaşkanı olamayacağını kanıtlayan bir hukuk icat etmeye çalışıyorlar. Zaten bizim devlet maceramızın özeti bu. Hukuka uymaz… Hukuk icat etmeye çalışır. O yüzden her şeyi eline yüzüne bulaştırır, darbeler yapar, çeteler kurar, katilleri korur, suikastlerin içinden kendi adamları çıkar. Türkiye de ikinci sınıf bir ülke olmaktan paçasını bir türlü kurtaramaz. İnatla da bunu sürdürürler. Devletten maaş alanlar bu ülkenin çıkarını herkesten daha iyi bilirmiş, bizi buna inandırmaya çalışırlar. Parayı veren biziz, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen akılsızlar da biziz. Bu kadroları devletin içinde tuttuğumuz, bunlara para verdiğimiz için herhalde akılsız olduğumuza inanıyorlar. Bizim paramızla yemek yiyorlar, bizim paramızla giyiniyorlar, bizim paramızla saraylarda, villalarda, lojmanlarda oturuyorlar, bir de bize patronluk taslıyorlar. Böyle beleşinden bir hayat, böyle ucuzundan bir patronluk söz konusu olunca da, ortada sahipsiz duran parayla iktidarı kapışmak için her şeyi yapıyorlar. Bunca parayla iktidar yetmiyor bir de 28 Şubat gibi ucubeliklerle bankaları soyuyorlar. Tabii ortada bunca iktidar hırsızlığı olunca bizi işlerine karıştırmak istemiyorlar. Bizi uzakta tutabilmek içinde, kendileriyle bizim aramıza bazı kutsal tabular yerleştiriyorlar: “devletin çıkarı”, “milletin bölünmezliği, “Atatürk’ün ilkeleri”, “şeriat tehlikesi”, “bölücülük tehdidi,” “ülkeye düşman olan yabancılar.” Bu barikatların üstünden atlayıp “ne yapıyorsunuz bakayım siz orada” demek bir türlü mümkün olmuyor tabii. “Siz bizim paraları nereye harcıyorsunuz,” “bu kadar parayı silaha yatırmak zorunda mıyız,” “bu silahların komisyonu kimin cebine giriyor”, “siz toplam kaç para harcırah alıyorsunuz,” “arabalarınızın benzin parası ne kadar” diye sormak isteyen herkes “Atatürk’ün ilkelerine,” “şeriat tehlikesine,” “bölücülük tehdidine,” çarpıyor. İktidar pastasının en iştah açan dilimi de anlaşılan Çankaya. Oraya kimin çıkacağına kendileri karar verecekler. Sabah Gazetesi’nde Emre Aköz’ün anlattığına göre Mustafa Kemal’den beri böyle bu. Şimdi gene Çankaya savaşlarını başlattılar. Sloganlarına bayılıyorum, “Atatürk’ün koltuğuna bilmem kim oturamaz.” Biz o koltukta kimlerin oturduğunu gördük. Cevdet Sunay’ın, Kenan Evren’in, Demirel’in, Sezer’in oturduğu koltuğa şu anda ülkenin başbakanı olan adam oturamazmış. Niye? Eşinin başı bağlıymış. Bu sözlerden benim anladığım, daha önceki cumhurbaşkanlarının hepsinin makamlarını eşlerinin açıkta duran saçlarına borçlu olduğu. Devlet yönetiminin “saça” bağlı olduğu bir ülke haline getirdiler burayı. “Adamın yeteneği nedir, zekası ne kadardır, yaratıcılığı var mı, dünyanın gidişatını kavrayabiliyor mu, devlet içinde armoniyi sağlayabilir mi” diye sormuyoruz, sorduğumuz şu: “Yenge hanım saçlarını örter mi?” Örtmüyorsa buyurun Çankaya’ya. Devleti böylesine gayrıciddi bir duruma düşürdüler işte. Lakin dünyanın en gülünç devletinde bile “saç”tan hukuk olamayacağı için, şimdi başbakanın olan birinin cumhurbaşkanı olmayacağını söyleyen bir hukuk icat etmeye uğraşıyorlar. Toplantılar düzenliyorlar, ciddi ciddi demeçler veriyorlar, birlikte yemekler yiyorlar, ana muhalefetimizin “sosyal demokrat” liderine “ordu kızacak ama” türünden acıklı konuşmalar yaptırıyorlar. Cumhurbaşkanının eşinin başı bağlı olursa ülkeye şeriat gelirmiş. Cumhurbaşkanının eşinin başı açık olursa ülkeye ne geliyor? Bakın sizin eşlerinizin başının açık olmasının ülkeye bir yararı olmadı, onların eşlerinin başlarının bağlı olmasının da bir zararı olmaz. Yarar da zarar da, bu işlerle ilgisi olmayan hanımların saçlarında değil, sizin kafalarınızda. Eşlerinin başları bağlı olanı da, açık olanı da görüyoruz, ne farkınız var, hanginiz eşlerinizin saçlarından dolayı daha dürüst, daha cesur, daha yaratıcı oldunuz? Şemdinli rezaletinde elele vermediniz mi? Suçun üstünü elbirliğiyle örtmediniz mi? Eşlerinizin saçları, aranızdaki ortaklığa hiç de engel olmadı o zaman. Eşlerinizin başı açık da olsa kapalı da olsa siz bu işi beceremiyorsunuz. Suçu kadınlara niye atıyorsunuz? Saç kavgası yapıp, hak edilmemiş iktidar için dövüşeceğinize size verdiğimiz paraları hak etmek için uğraşsanız daha yararlı olur. İşinizi daha iyi yapabilmek için bir fikriniz var mı? Yok. Fikriniz olmadığı için kavgayı “saç” üzerinden yürütüyorsunuz. Biriniz de çıkıp “bu insanların daha mutlu ve zengin yaşaması için şunları yapmak gerek” deyip bir fikir açıklasa ya. Açıklayamazsınız çünkü hayatınızda böyle bir şey düşünmemişsiniz. Aklınız fikriniz koltuklarda. “Koltuk” diyemediğinizden “saç” diyorsunuz. Vitrinine saat koyan sünnetçiden pek farkınız yok doğrusu ama sünnetçiyi anladığım gibi sizi de anlıyorum. Vitrine ne koysaydınız ki?

Thursday, May 25, 2006

Sekil 1a

Once Sekil 1a mektubunu okuyalim:

"...

SN EMINE ERDOGAN'A MEKTUP
22 Mayıs 2006
Sayın Emine ERDOĞAN

Sayın Hanımefendi;
Sizin ve beraberinizdeki birçok bakan eşinin Türkiye Cumhuriyetinitemsilen gittiğiniz yurtdışı gezilerdeki giyim tarzınız, Türk halkını,Türk kadınını rencide etmektedir; rahatsız etmektedir.

Belki samimiinancınız gereği tesettürü tercih etmiş olabilirsiniz. Her ne kadar çocukluğunuzda ağabeyiniz tarafından zorla tesettüre sokulduğunuzu,günlerce ağladığınızı beyan ettiyseniz de yetişkin olduğunuzda buna devam ediyor olmanız artık kişisel tercihiniz olduğunu düşündürüyor. Bu kişisel tercihinize saygı duyarım. Ama sizin giyim tarzınız Türk kadınının genelinin giyim tarzı değildir. Modern Türkiye Cumhuriyetinin kadınları tesettürsüz, çağdaş, batılı giyim tarzını benimsemiştir.

Bu nedenle kişisel tercihleriniz yurtdışında Türk kadını ve Türkiye hakkında yanlış imaj yaratılmasına neden olmaktadır. Unutmayınız ki yurtdışı gezileriniz özel hayatınızın bir parçası değildir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının ve Bakanlarının eşleri olarak gidiyorsunuz, Ülkemizi, dolayısıyla Türk Kadınını temsil ediyorsunuz ve tüm masraflarınızı bu gerekçeyle Türk Milleti ödüyor. Kişisel tercihlerinizi, yaşam biçiminizi bu temsil görevini yaparken sergileyemezsiniz. Türk kadınının yurtdışında yanlış tanıtılmasına, aşağılanmasına, eleştirilmesine ve ülkemizin geri kalmış, gerici olarakalgılanmasına neden oluyorsunuz.

Bu Türk kadınını, bizleri fevkalade üzüyor, rencide ediyor.Yurtdışında okumuş, çalışmış, iş veya bilimsel çalışmalar yapmak üzereyurtdışında bulunmuş binlerce kadın onlarca yıl yad ellerde bu konuda mücadele verdik. Ülkemiz ve yaşam biçimimiz çok tanınmadığı için yabancılar bizlere hep "siz ülkenizde çarşaf giyiyorsunuz, yurtdışında bizler gibi giyiniyorsunuz" derlerdi. Biz de onlara Türk kadınının ülkesinde de çağdaş bir giyim ve yaşam tarzı olduğuna inandırmak için saatlerce dil dökerdik. Binlerce, onbinlerce Türk kadınını neredeyse bir ömür boyu süren bu mücadelesini siz ve diğer bakan eşleri bir anda sıfırladınız. Bunu yeniden düzeltmek ne kadar çok zaman alacak diye hayıflanıyoruz.

Sayın Hanımefendi;
Tesettürlü giyim tarzınızla yurtdışında ülkenizin hemen hemen tüm İslam ülkelerinden bile geri olduğu imajını veriyorsunuz. Yaşam biçimiyle,kadının statüsüyle bizden fersah fersah geri kalmış pek çok İslam ülkesi liderlerinin eşleri çağdaş kadın görüntüsü için adeta yarışırken, bizim içimiz acıyor.

Sayın Hanımefendi;
Yaşamda pek çok alanda kişisel tercihlerde bulunuruz. Bunun artı veeksilerini de kabulleniriz. Sizin giyim tarzınıza saygı duymakla birlikte, Türk kadınını temsil etmediğinizi bir kez daha vurgulayarak yurtdışında bu giyim tarzıyla temsil görevi yapmamanızı istirham ediyoruz.
Eğer, mutlaka eşinizle birlikte Türk Devletini temsilen yurtdışı gezilere gidecekseniz çağdaş, batılı bir Türk kadını gibi olun, olamayacaksanız lütfen evde oturun. Bu tercihi yapmak mecburiyetindesiniz. Biz Türk kadınlarının artık sabrı kalmamıştır. Mağduriyetimizi gidermek için onbinlerce tazminat davası açmayı düşünüyoruz. Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini temsilen gittiğiniz yurtdışı gezilerde kamu görevinde bulunduğunuz için "kıyafet yasasına" da uymak mecburiyetindesiniz. Aksine davranış ceza davasına da muhatap olmanıza neden olabilecektir.

Sayın Hanımefendi;
Türk kadınını yurtiçi ve yurtdışı tüm platformlarda çağdaş bir görüntüyle temsil etme konusunda lütfen diğer Bakan eşlerine de AKP Milletvekillerinin eşlerine de örnek olunuz. Bir lider eşi olarak topluma örnek olmanız gerektiğini unutmayınız. Ayrıca sizden okullarda dağıttıkları kitaplarda "dokuz yaşında kız çocuğunun evlendirilmesinin,dört eş alınabilmesinin, iz bırakmadan kadının dövülmesinin" mubah olduğunu, örtünmemenin günah olduğunu, kadınların zaten cehennemlik olduğu fikirlerini yayan AKP'li belediye başkanlarına gerekli tepkileride vermenizi bekliyoruz. Eşini döven ve çok eşli yaşam biçiminde olan,bazı AKP Milletvekillerinin de sizin tarafınızdan kamu oyu önünde kınanmasını rica ediyoruz.

Gerçek bir lider eşi gibi davranırsanız, emin olunuz ki kadınlarımızın enüst seviyede takdirlerini kazanacaksınız.

Saygılarımla.
Opr.Dr. Canan ARITMAN

Çağdaş Türk Kadınları Adina

İzmir Milletvekili

..."



Derin bir ic cekis once...Nereden baslamali? Kucuk aklimin bir anda tasiyamayacagi cok gariplik var bu mektupta...Bende uyandirdigi duygular: Huzun, ic acimasi, yilginlik, umutsuzluk...Ama devam etmeli. Ilk dikkati ceken cok ince bir dil ile yazilmis olmasi. Hani neredeyse satirlara gizlenmis hakaretleri, kustahligi gozden kacirtacak neredeyse...

Baslayalim...

Emine Erdogan'in giyinisi Turk Halkini ve Turk kadinini rencide ediyormus. Normal olarak boyle bir onkabul ile baslayan bir mektubu ciddiye almamak gerekir diyenler olacaktir. Olsun, bu satirlari yazan kisi bir milletvekili, bir hekim, okumus ve aydinlanmis olmasini bekledigimiz biri. O yuzden ciddiye alinmali ve sormali: Sayin Aritman, "Turk Halki" ve "Turk Kadini" gibi son derece kapsamli kavramlari kullanirken acaba tam olarak kimleri kastediyorsunuz? Ben en son memlekete baktigimda yurdumuzun kadinlarinin oldukca onemli bir bolumu Emine Erdogan tarzi bir giyime sahipti? Yoksa turizm patlamasi bizim hayal bile edemeyecegimiz seviyelere mi ulasti da sokaklar sizin tabirinizle "geri kalmis Islam ulkeleri"'nden gelen turistlerle mi dolup tasiyor? Yok oyle degil de bu benim sokakta gordugum hanimlar (hmm belki de hayal goruyorumdur, buna ne demeli?) da sizi rencide ediyorlarsa cok korkunc, cunku ugradiginiz rencidenin boyutu oldukca buyuk olsa gerek! Acil Sifalar dilerim.

Yine de Demokratik bir ulkede bir hanimin cikip baska bir hanimin giyim tarzindan rahatsizlik duymasi normaldir, buna herkesin hakki vardir. Ben Emine Erdogan'in giyim tarzindan rahatsiz olurum, Siz Seda Sayan'in, Oburu Jennifer Lopez'in kot pantalon seciminden rahatsiz olabilir. (-ki kadinin kalcalari hakkaten buyuk yani)

Buraya kadar gercekdisi bir genelleme yapilmis olmasi disinda bir problem yok. Yasasin rahatsiz olma ozgurluklerimiz!

Ilerleyen satirlarda soyle bir saptama cikiyor karsimiza: Emine Erdogan'in giyim tarzi Turk Kadini'nin genelinin giyim tarzi degilmis. Peki, olabilir (olmaz ya) diyelim. Modern Türkiye Cumhuriyetinin kadınları tesettürsüz, çağdaş, batılı giyim tarzını benimsemişler. Bakin burasi cok onemli sevgili dostlar, cunku cok tehlikeli bir zihniyetin ilk filizlerini burada bulabilirsiniz:

Bir;

Bu cumleyi sarfeden zihniyete gore "Modern Turkiye Cumhuriyeti'nin Kadinlari' diye tanimlanabilecek bir kitle var ve bu kitle belli bir giyim tarzini secmis. Bu giyim tarzi tesettursuz olurmus, bir de cagdas olurmus, bir de batili olurmus. Simdi "Cagdas" nedir diye sorsak sevgili hanimefendiye, ya da baskasina ya da kendimize, herkesten farkli bir cevap alacagimiz kesindir. En azindan normal bir dunyada. Simdi bu "Modern Turkiye Cumhuriyeti'nin Kadinlari" diye tek tipte bir insan grubu var, bunlar belli bir giyim tarzinin cagdas olduguna karar vermisler, satir aralarindan filizlenen zihniyet ise sunu soyluyor: "Biz herkese gore farkli yorumlanabilecek bir kavramin kendimize gore dogru olan sekline karar verdik". Buraya kadar da problem yok, herkes kendi cagdaslik anlayisini secmekte ozgurdur, batili olmayi -ne demekse- secmekte de ozgurdur, bu demokrasinin geregidir.

Iki;

Bu secimi yapanlar Modern Turkiye Cumhuriyeti'nin Kadinlari...Bu tanimlama da bize soyle bir sekilde goz kirpiyor: Demek ki bir de Modern Olmayan Turkiye Cumhuriyeti'nin Kadinlari var.

Devam edelim.

Emine Erdogan'in kisisel tercihleri yurtdisinda Türk kadını ve Türkiye hakkında yanlış imaj yaratılmasına neden olmaktaymis. Yanlis imaj, yani gercegi yansitmayan imaj. Tekrar hafizami yokluyorum, yahu ben Emine Erdogan gibi giyinen cok fazla insan gordugume eminim! Peki, ben yaniliyor olabilirim...Siz hic gordunuz mu Emine Erdogan gibi giyinen Turk Kadini? Yazinin devaminda bir cagdaslik vurgusudur gidiyor. Keske birisi bu hanimefendiye "subjektif kavram" diye birseyin varligindan bahsetseymis..Neyse, gecelim.

Bakin burasi cok ilginc:

Emine Erdogan Türk kadınının yurtdışında yanlış tanıtılmasına, aşağılanmasına, eleştirilmesine ve ülkemizin geri kalmış, gerici olarak algılanmasına neden oluyormus...Hah! Simdi biraz yavas olalim, sayin milletvekili! Eger orada biryerde Emine Erdogani giyinisi yuzunden asagilayan, elestiren birisi varsa olsa olsa hasta ruhlunun tekidir derim ben. Yoksa dunyada yuzlerce milyon kadinin sahip oldugu bir giyim tarzi niye asagilansin? Bu kadar insan bir anda asagilanir miymis? Cik Cik! Ayrica anlayamadim, giyim tarziyla gerici ya da ilerici olmanin tam olarak nasil bir baglantisi var? Benim bildigim biz insanlari dusuncelerine, durustlugune gore felan degerlendiriyorduk, benim haberim olmadan Birlesmis Milletler bir karar mi aldi yoksa? Eger yurtdisina cikan bir basbakan esinin basi ortulu diye Turk Kadini asagilaniyorsa, sizin goreviniz sayin milletvekili, o asagilayanlara karsi durmaktir. Cunku, surekli hatirlatma ihtiyaci duydugum gibi, en son baktigimda memleketimizde bu tarz giyim tarzini secmis bircok kadin var!

Yazi bu tarz genellemeler, onkabuller ve tanimi yazarinin kafasinda sabitlenmis ve evrensel deger olarak kabul edilmis bir cagdaslik anlayisi ile dolu olarak ilerliyor...derken, en heyecanli bolum geliyor, inininin!

"Yurtdışı gezilere gidecekseniz çağdaş, batılı bir Türk kadını gibi olun, olamayacaksanız lütfen evde oturun. Bu tercihi yapmak mecburiyetindesiniz. Biz Türk kadınlarının artık sabrı kalmamıştır."

Aha kadin delirdi sonunda deyip kisa kesebiliriz ama burasi onemli. Su ana kadar her ne kadar yanlis genellemelerle dolu olsa da, tanimi kisiden kisiye degisecek kavramlari sabit bir anlam icinde kullanmis olsa da demokrasi sinirlari icinde fikir beyan eden bir yazi vardi karsimizda. Herkesin sacmalama hakki vardir demokratik ortamlarda, oyle degil mi? Ancak bu son cumle ile bir anda is degisti. Bir anda mesaj suna dondu: "Ben cagdasligin ne oldugunu tanimlarim, tanimlamakla da kalmam, seni de kabul etmeye zorlarim, kabul etmezsen de evinden disari cikamazsin" Adim adim filizlenen fasist dusunce en sonunda ilk cicegini acti, yasasin!

Bakin sayin milletvekili;

Siz cagdas olmayi, batili olmayi, modern olmayi, ilerici olmayi nasil isterseniz yorumlama hakkina sahipsiniz, Bu sizin en dogal hakkiniz. Bu tanimlamalarinizi yakin cevrenizle, diger insanlarla yazili-sozlu olarak paylasabilmeniz demokrasinin geregidir. Ancak is kendi dusuncenizi, kendi kisisel tanimlamalarinizi baskasina kabul ettirme noktasina gelince hic kimseye "ya benim gibi dusun, ya da evinde otur" diyemezsiniz. En azindan demokratik ortamlarda. Biz demokratik bir ortamdaydik degil mi?

Soz demokrasiden acilmisken, yazinizda bahsi gecen kiyafet kanunu belki de yerden goge kadar hakli oldugunuz tek konudur. Hukukcu degilim ama kanunlara herkesin uymasi gerektigini dusunuyorum. O yuzden sizden bir vatandas olarak ricam, bu sacma kanunun kaldirilmasi icin bir an once calismalara baslamanizdir. Hadi canim, 2006 yilina geldik, insanlarin nasil giyinmeleri gerektigini kanunlarla belirleyemeyiz degil mi? Ya da soyle mi soylemeliyim, Emine Erdogan gidip yakin cevrenizdekiler icin "sapka takmiyorlar" diye ihbarda mi bulunmasini tercih edersiniz?

Devam edelim.

Bir lider esi olarak Emine Erdogan'in topluma ornek olmasi gerekiyormus. Sonuna kadar katiliyorum da su "ornek olma" lafini bir yerden daha hatirliyorum. Neydi yahu? Hah! Danistay'in okula giderken yolda basini orten ogretmen hakkinda verdigi kararin gerekcesinde vardi!

Sayin milletvekili,

Kadinlarin basortusu/turban/adina-her-ne-diyorsaniz takmasinin "Kotu birsey" oldugu konusunda ne zaman millet olarak fikir birligine vardigimizi hatirlayamadim. Yani tam olarak kime gore kotu? Size gore mi? Bana gore guzel ve iyi birseyse ne olacak? Ya da sizin yerinize gelen milletvekiline gore iyi birseyse ne olacak? O zaman o da diyecek ki;

"Sayin Aritman, basinizi ortmuyorsunuz, siz bir milletvekilisiniz, topluma iyi ornek olmaniz gerek, o yuzden ya basinizi ortun ya da evinizde oturun"

O zaman ne olacak sayin Aritman?

Bilmem farkinda misiniz, bu memlekete birgun seriat gelecekse sizin yuzunuzden gelecek...

Thursday, May 18, 2006

Scary Movie Bölüm 138

  1. Danıştay toplumun birçok kesimi tarafından tepki gören, biraz kafası çalışan herkesin anlayabileceği hukuk faciası bir karara imza atarak okula giderken yolda başını örten bir öğretmeni mağdur ederek hakettiği görevden uzaklaştırır.
  2. Olaydan aylar sonra manyağın biri Danıştay'dan içeri girerek "Allah Allah" tadında içerdekilere ateş eder, bir kişi ölür.
  3. Olayın ertesi günü bir kadın avukat, danıştayda karşılaştığı başörtülü bir avukata saldırır, "Sizin yüzünüzden oluyor bütün bunlar, ya başını açacaksın ya evinde oturacaksın" diye..

Biraz yaratıcılık ya...bu kadar klişe olunmaz ki! Birazcık da akıl Allah'ım, necip Türk milletine birazcık akıl...

Friday, February 17, 2006

Karikatür Küfüründen Danıştay Küfürüne...

Önce karar metninden bir bölüm okuyalım...

"Davacının yönetici olarak görev yapacağı eğitim öğretim kurumunda öğrenim görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları hususları birlikte değerlendirildiğinde, bulunduğu ortam içerisinde ve eğitim-öğretimin bir şekilde yansımasının oluştuğu dışsal çevrede en iyi örnek konumunda olması gereken davacının, okula geliş ve gidişleri sırasında da olsa söz konusu yasal düzenlemelerde belirtilen temel ilkelere aykırı davrandığı sabit olduğundan, bu göreve başlamadan Bayrak Anaokulu Müdürlüğü görevinden alınarak Mamak Kıbrıs Köyü İlköğretim Okulu’na Çocuk Gelişimi Öğretmeni olarak atamasına ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmamaktadır."

Eh, sonunda oldu. Sonunda birileri çıkıp başı kapalı bir kadının "kötü örnek" olduğunu mertçe söyledi.

Küçüklerin mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları hususu...Yani baş örtmenin KÖTÜ olduğunu farkedemeyecek yaştalar!

Nasıl anltasam ki...Kelimeler takıldı kaldı boğazıma...Bu SİZİN fikriniz, her kimseniz SİZ! SİZİN fikriniz ne demek biliyor musunuz? SİZİN FİKRİNİZ DEMEK BU SADECE SİZİ BAĞLAR DEMEK! Kendi hayat görüşünüze göre, kendi "çağdaşlık" anlayışınıza göre insanları yargılayamazsınız demek! Hukuk subjektif fikirler, anlamı kişiden kişiye değişecek kavramlar üzerine kurulamaz! Ben mi öğreteceğim size? Hiçbirşey bilmeyen ben, sizin yarı yaşınızdaki ben! Dışarıdaki oryantalistlerle uğraştığımız yetmiyormuş gibi bir de sizinle uğraşmamız gerekiyor öyle mi?! Evet oryantalistsiniz, çünkü ancak bir oryantalist verebilir sizin verdiğiniz kararları. Ancak bir oryantalist "ötekini", "kendinden farklı olanı" insan gibi düşünmeyip vicdanı sızlamadan hareket edebilir. Bir saniyenin onda biri kadar süreyle o insanın "gerçekten insan" olduğunun bilincinde olsaydınız veremezdiniz bu kararları!

"En iyi örnek olması gereken" öyle mi? Kim karar verdi en iyinin ne olduğuna? Hangi çağda yaşıyoruz? Nazizmden ne farkı var yaptığınızın? Stalinizmden ne farkı var? En iyiyi tanımlamaya nasıl cüret edersiniz terbiyesiz, küstah insanlar! Dünyanın dörtbir yanında müslüman kadınlar başlarını o veya bu şekilde örterken bunun "kötü" birşey olduğunu bırakın ima etmeyi, açık açık yüzünüz kızarmadan nasıl söylersiniz, sığ insanlar? Nerede insana saygı? Nerede KADINA SAYGI? Nerede ifade özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne saygı? Nasıl insanlarsınız siz? Nereden geliyorsunuz? Kendinizi hangi hikayelerle kandırıyorsunuz?

Dinleyin...dinleyin...

Demokrasi demek sizin gibi düşünenlere saygı duymak demek değildir.

Demokrasi demek sizin hayat tarzınıza, sizin dünya görüşünüze göre uygun yaşayanlara hak tanımak değildir.

Demokrasi demek sizin gibi düşünmeyenlerin haklarına saygı duymak, yeri gelince savunmak demektir

DEMOKRASİ TAHAMMÜL DEMEKTİR.

DEMOKRASİ HOŞGÖRMEK DEMEKTİR.

Aptalca yazıyorum. Utanıyorum sizden. Evimden kilometrelerce uzakta insanlar bana bunları sorduğu zaman yerin dibine geçiyorum. Lanet olsun size.

Lanet olsun.

Monday, September 19, 2005

Haydi Kızlar Okula...Türbanınız Yoksa Tabi!

Memleket meseleleri hakkında atıp tutacak kadar kültürlü bir insan olduğumu düşünmüyorum. Doğrudürüst tarih bilmem, coğrafya bilmem, sanat bilmem...Dolayısıyla "şu şöyle olmalı bu böyle olmalı" diyebileceğim çok fazla konu yok. Daha ben anlamamışım ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Ancak bütün bunlar bir vicdan sahibi olmamın ve o vicdanın bana bazen, bazı olaylar karşısında birşeyler fısıldamasına engel değil...

Bir kampanya var ya bugünlerde, "Haydi Kızlar Okula" diye...Beşiktaş'ta yürürken gördüm afişini ve hemen aklıma geldi, sanki cümleyi tamamlar gibi "...ama türbanlı değilseniz!" dedim içimden. Sonra biraz düşündüm. Yok yalan söyledim, düşünmedim. Daha önce düşünmüştüm zaten!

Çevresinde dindar insanlar olmayan, bir tane başı bağlı arkadaşı olmayan birinin bu konu hakkında düşünmesinin başlangıcını oluşturabilecek tek şey olabilir: Empati. Sanki bu konu hakkında herhangi bir şekilde yorum yapan insanların yapamadığı birşey gibi geliyor bana, empati kurmak...

Açıkça söylemem gerek; Utanıyorum bu ülkede "kamusal alanlarda" (ki tanımı sürekli değişiyor sanki!) türban/başörtüsü/Eşarp/Çarşaf/Adına-her-ne-diyorsanız yasağı olmasından. Bahaneler, tehditler, korkular, savunma planları..vs..vs. Ne olursa olsun vicdanım razı olmuyor böyle bir uygulamaya. Vicdanım bunu yanlış buluyor. İnançlı bir müslüman olduğum için değil, insan olduğum için.

Bir yandan anlıyorum "korkan" insanları. İnsan tanımadığı şeyden korkar öncelikle...Benim bile yakınımda bir tane başı kapalı kız yok ki, empati ile aydınlatmaya çalışıyorum yolumu...O kadar kolay ki korkmak, "Onlar" demek, genellemelerle sarhoş etmek kendimizi.

Yine de bazı sorular sorulması gerektiğini düşünüyorum:

  1. Bir insan (yukarıdaki örnek için bir kadın) kendi özgür iradesiyle Müslüman olmayı seçip dininin gereklerini yerine getirmeye çalışabilir mi? Yoksa illa ki "gizli bir amacı" mı vardır? İlla ki beyni mi yıkanmıştır?
  2. Bir insan (yukarıdaki örnek için bir kadın) Kur'an'ın Nur ve Ahzap surelerini okuduktan sonra başını örtmesi gerektiği sonucunu çıkarabilir mi?
  3. Bir insan (yukarıdaki örnek için bir kadın) bir önceki maddede bahsi geçen sureleri okumadan "Ben İslam değil, Mislam dinine inanıyorum ve bu din bana başımı örtmemi emrediyor" diyebilir mi?
  4. Bir anne-baba çocuklarını kendi doğrularına göre yetiştirme hakkına sahip midir? Her anne-baba çocuklarını kendi doğrularına göre yetiştirmez mi?
  5. "Beyni yıkanmayan" bir çocuk var mıdır?
  6. Bu ülkede kendi özgür iradesiyle, ailesinden aldığı eğitimle, gördüğüyle, okuduğuyla, bildiği ile, bilmediği ile, kendisine "doğru" olarak öğretildiği biçimiyle herhangi bir kadın Müslümanlığı seçip başını kapatmaya karar verebilir mi?

    Bu soru "sözüm-ona-hoşgörülüler" için:
  7. Türbanla girilemezken başörtüsüyle girilebilen herhangi bir "Kamusal Alan" biliyor musunuz?
  8. Türbanla başörtüsü arasındaki farkları anlatan bir kaynak gösterebilir misiniz?
  9. Bahsi geçen kaynakta "Devleti yıkmak için başını örtenler" ile "İnancı gereği başını örtenleri" ayrıştıran zihin okuyucu cihazı nereden temin edebileceğimiz bilgisi var mıdır?
  10. Yukarıdaki sorularla tarif edilmeye çalışılan insanlardan ülkemizde yaşayanlar olma ihtimali var mıdır?
  11. Eğer varsa Türkiye'de din özgürlüğünden bahsedebilir miyiz?
  12. Bugün inançları nedeniyle eğitim hakkı, ehliyet alma hakkı ve Allah-bilir-başka-ne-hakları elinden alınan insanlar birgün aynı mahrumiyeti bize yaşatabilecek bir pozisyona gelirlerse onları kim suçlayabilecek?

"Onlar" da insan. Hayalleri olan, yaşamaya, mutlu olmaya, huzurlu olmaya çalışan. Okumak isteyen, çalışmak isteyen, mağaza vitrininde gördüğü birşeyi almak isteyen, çocuğuna bir gelecek sağlamaya çalışan, öksüren, ateşi çıkan, hatalar yapan, kızan, üzülen, kıran, döken, ağlayan, gülen, yemek yiyen, nefes alan, oturan, kalkan, yürüyen, koşan...Birşeylere inanan, tıpkı "bizim" gibi

Biliyorum bazılarımıza inanması çok zor geliyor ama durum bu.


Wednesday, September 14, 2005

Don Dale

Don eylemi yaptı Leman Dergisi geçenlerde. Öyle çok büyük çaplı birşey değil, Timur Danış ve yanında 3-4 kişi daha sanırım. Hani savaşı protesto etmek için bebeğini kucağına asıp yürüdü ya, o adam işte. Amma laf etmişlerdi haa! Neyse... Bi tane gazeteci kuku iğrenç bir yazı yazdı millet donla denize giriyo diye..Yazıyı yazarken de biraz fazla kaptırmış kendini, bana sorarsan bilinçaltındaki "donlu-kıllı-hayvan" fantazisini kusmuş farkında olmadan. Normaldir bunlar, ama yazıya döküp binlerce kişiye okutunca herkes benim kadar anlayışlı olmadığı için hakaret ediliyormuş gibi anlaşılabilir. Ki anlaşıldı da!

(Mimar Sinan'da bi kız vardı, resim bölümünde, sanatçı falan. Aşkı, estetiği felan arıyo böyle...Birgün bir arkadaşın evinde otururken yandaki inşaatta çalışan altı-kot-üstü-kıllı-kaslı-çıplak işçiyi hayvanlar gibi su içerken görüp sırılsıklam oluyo...)

Neyse..Lemancı'lar da bu kukunun yazısını protesto etmek için eylem düzenlediler...Donla denize girdiler Caddebostan'da. Sen misin giren! Dünya alem düşman oldu adamlara! Yok donları beyaz diilmiş, yok donla denize girmek desteklenir miymiş, yok popülizm yapıyolarmış, her boku gördüler, birtek adamların yaptıkları mizahı göremediler.

Hem de sahip çıkan, barıştıran ve nerede durduğunu çok da güzel belirten bir mizah bana sorarsanız...

Kuku'nun yazısı için: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=159792

Monday, September 12, 2005

Blog

Fakat blog olayı hakkaten çok keyifli birşeymiş. Mesela ben şu anda buraya ne istersem yazabiliyorum. Bak tam şuraya. Entschuldigung. Bak yazdım. Ehe. Çok zevkli ya! Başka bişey de istesem yazarım. Tepkili Jet Motoru. Aha yazdım. Böyle bir özgürlük var yani.

Servet

Bazı arkadaşlarımız vardır. Bunlarla arkadaşlığımızın temelini oluşturan şey onları çıldırtmaktır. Yani tabiy ki başka şeyler de vardır paylaşılan, beraberce yapmaktan zevk duyulan. Ama onlar, arkadaşını çıldırtmanın yanında çok önemsiz kalırlar. Mesela Servet. Servet'i çok severim. Leziz bir insandır. Ama Servet'i çıldırtmasam bu arkadaşlık olur muydu acaba diye sormadan edemem.

Nasıl anlatsam bu çıldırtma dürtüsünü? Hah, şöyle anlatayım:

Servet İzmirli'dir. Ben şu anda İzmir'in tarihi hakkında yazılmış 620 sayfalık bir kitap okuyorum. Neden? Sırf oradan birşeyler bulup Servet'i çıldırtabilmek için. Böyle birşey yani. Sırf Servet cinnet geçirsin diye geceler boyunca uğraşabilirim. Geceler boyunca okuyabilirim. Günler boyunca yazabilirim. Böyle birşey yani. Sanki çirkin oldu bu şekilde yazınca. Yok yok olmadı.

Robotiğin 3 Altın Kuralı

Zevkle inleyerek Asimov okuduk yıllarca. Üç robot kuralı felan. Hatta bi ara bilim adamları "Evet, gerçekten de Asimov'un prensiplerini AI teknolojisinin ileri aşamalarında baz model olarak alabiliriz, nefis olma ihtimali çok süper" gibi birşeyler söylemişlerdi. Ben de evde sakladığım Pozitronik beyinler sonunda kıymet kazanacak diye çok sevinmiştim. Hepsi boşa çıktı...O bilim adamı olucak herifler bu sefer de "Üç robot yasasına gelene kadar o-hooooo çok yolumuz var, saçmalamayın, adam yaşlıydı sevinsin diye öyle dedik" diyorlar.

Yani göremeyecek miyiz dünya gözüyle R. Daneel Oliwav'ın ortalıkta kibar kibar dolaştığını?

Jöpötömanje

"Elbet lazım olacaktır birgün" dedi Mösyö Dimüniye, tereddütsüz klikler fırlatırken sağa sola...